
Türkiye’de sürdürülebilirlik raporlamasının ilk çerçevesini oluşturan Türkiye Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları (“TSRS”) ile birlikte şirketler, sürdürülebilirliğe ilişkin risk ve fırsatlarını sistematik bir şekilde açıklamakla yükümlü hale gelmiştir. TSRS’nin yürürlüğe girmesi, Türkiye’de sürdürülebilirlik raporlamasının gönüllülük esasından çıkarak daha yapılandırılmış, denetlenebilir ve finansal raporlamayla daha entegre bir zemine taşınması açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur.
TSRS Uyumlu Sürdürülebilirlik raporlarının ilki olan 2024 yılına ait raporlar geçtiğimiz yıl yayımlanmıştı. İçinde bulunduğumuz dönemde ise raporlamanın ikinci yılı olan 2025 dönemine ait raporlar yayımlanmaya devam etmektedir. Bu iki yıllık süreç, şirketlerin TSRS’ye uyum sağlama yolculuklarında hem öğrenme eğrilerini hem de kurumsal olgunluk seviyelerindeki farklılıkları gözlemlemek açısından önemli bir fırsat sunmaktadır.
Bilindiği üzere, TSRS 1.17-19 kapsamında yer alan önemlilik (materiality) kavramı, raporlamanın temelini oluşturmaktadır. Bu kapsamda işletmeler, sürdürülebilirlikle ilgili risk ve fırsatlara ilişkin olarak, işletmenin gelecekteki finansal performansını ve durumunu etkilemesi makul ölçüde beklenen önemli bilgileri açıklamakla yükümlüdür. Uygulamada, bu değerlendirmelerin çoğunlukla finansal önemlilik perspektifiyle ele alındığı görülmektedir. Ancak, sürdürülebilirlik konularının stratejik karar alma süreçleriyle entegrasyonu ve bu konuların finansal etkilerinin nicel olarak ortaya konulması birçok raporda sınırlı kalmaktadır.
Raporlar genel olarak değerlendirildiğinde; yönetişim yapıları, risk yönetimi süreçleri ve sürdürülebilirlik stratejilerinin tanımlanması gibi alanlarda şirketlerin belirli bir olgunluk seviyesine ulaştığı gözlemlenmektedir. Bununla birlikte, söz konusu yapıların finansal planlama, bütçeleme ve performans ölçüm sistemleriyle entegrasyonu ile finansal etkilerin ölçülmesi ve sayısallaştırılması konularında henüz aynı seviyeye ulaşılamadığı dikkat çekmektedir. Bu durum, sürdürülebilirlik raporlamasının finansal raporlamayla tam anlamıyla bütünleşmesi için önümüzdeki dönemde şirketlerin daha fazla mesai harcaması gereken bir alan olduğuna işaret etmektedir.
İlk uygulama yılında birçok şirketin, TSRS ve KGK tarafından tanınan geçiş hükümleri ve muafiyetlerden yararlanarak özellikle iklimle ilgili risk ve fırsatlara yönelik açıklamalar yaptığı görülmüştür. Ancak iklim risklerinin doğası gereği uzun vadeli, belirsizlik içeren, senaryo bağımlı ve çoğu zaman şirket dışı faktörlere bağlı olması; bu risklerin ölçülmesi, modellenmesi ve finansal etkilerinin ortaya konulması süreçlerini zor hale getirmektedir. Bu durum, şirketlerin iklimle ilgili açıklamalarında daha çok nitel değerlendirmelere yer vermesine neden olmuştur.
Diğer yandan, yatırımcılar ve kredi verenler açısından bakıldığında, sürdürülebilirlik raporlamasının en kritik çıktısı, bu risk ve fırsatların şirketin finansal tablolarına olan etkisinin anlaşılabilir ve ölçülebilir şekilde ortaya konulmasıdır. Bu kapsamda temel soru değişmemektedir: “Açıklanan iklimle ilgili riskler, şirketin finansal performansını, nakit akışlarını ve varlık değerlerini hangi ölçüde ve nasıl etkileyecektir?” Mevcut raporlamalarda bu soruya verilen yanıtların çoğunlukla sınırlı kaldığı görülmektedir.
Zorluk yaşanan bir diğer alan ise TSRS 2.29(b) ve (c) kapsamında açıklanması gereken, iklimle ilgili geçiş ve fiziksel risklere karşı kırılgan varlıkların ve faaliyetlerin miktarı ile bu varlıkların toplam içindeki payına ilişkin bilgilerdir. Bu kapsamda, hangi coğrafi bölgelerin, hangi üretim tesislerinin veya hangi operasyonel süreçlerin daha yüksek risk altında olduğu gibi kritik bilgilerin çoğu raporda yeterli detayda sunulmadığı görülmektedir. Oysa bu tür bilgiler hem yatırımcıların risk değerlendirmeleri hem de şirketlerin sermaye tahsis kararları açısından büyük önem taşımaktadır.
Benzer şekilde, şirketler Paris Anlaşması hedefleri ve 2050 net sıfır hedefiyle uyumlu olarak çeşitli taahhütlerde bulunmakta; net sıfır, karbon nötr veya belirli oranlarda emisyon azaltım hedefleri açıklamaktadır. Ancak bu hedeflerin uygulanmasına ilişkin yol haritaları çoğu zaman yeterince detaylandırılmamaktadır. Özellikle, hangi tesislerde ne tür teknolojik dönüşümlerin gerçekleştirileceği, bu dönüşümlerin zamanlaması, gerekli sermaye harcamalarının büyüklüğü ve finansman yöntemleri gibi kritik unsurların sınırlı düzeyde açıklandığı görülmektedir. Bu durum, açıklanan hedeflerin uygulanabilirliği ve güvenilirliği konusunda net bir çerçeve sunulamamasına neden olmaktadır.
TSRS 1.B17 uyarınca ilk yıl için daha basitleştirilmiş senaryo analizlerine izin verilmesi, şirketlerin bu alanda daha çok niteliksel anlatımlara yönelmesine neden olmuştur. Raporlarda sıklıkla “takip edilmektedir”, “değerlendirme aşamasındadır”, “gelecekte uygulanacaktır” gibi ifadelere yer verildiği; bu ifadelerin çoğunlukla iç karbon fiyatlaması, Emisyon Ticaret Sistemi ve diğer düzenleyici gelişmelere atıfta bulunduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, bu tür ifadelerin somut aksiyon planları ve ölçülebilir hedeflerle desteklenmesi, raporun asli kullanıcıları açısından açıklamaların karar alma süreçlerinde daha faydalı hale gelmesini sağlayacaktır.
Şirketlerin iklimle ilgili riskleri açıklamakta daha proaktif bir yaklaşım sergilemelerine karşın, iklimle ilgili fırsatlar söz konusu olduğunda daha temkinli davrandıkları ya da bu tür çalışmaların henüz devam ettiğine veya ticari açıdan hassas bilgi muafiyetinden yararlandıklarına dair ifadelere yer verdikleri görülmektedir.
2024 yılına ait raporların ilk TSRS uyumlu raporlar olması nedeniyle, birçok şirkette “gelişim alanı” veya “çalışmalar devam etmektedir” gibi ifadelere yer verilmesi doğal karşılanmaktadır. Ancak 2025 yılı raporlarında, şirketlerin bu alanlarda daha somut ilerlemeler kaydettiği, veri toplama süreçlerini geliştirdiği ve açıklamalarını daha detaylı hale getirdiği gözlemlenmektedir. Bu durum, TSRS’ye uyum sürecinin dinamik bir öğrenme ve gelişim süreci olduğunu ortaya koymaktadır.
2025 yılı raporlarında, önceki döneme kıyasla daha sık gözlemlenen bir diğer gelişme, şirketlerin Kapsam 2 sera gazı emisyonlarını piyasaya dayalı (market-based method) yöntemle açıklamaya başlamasıdır. Bu kapsamda, yeşil enerji sözleşmeleri, yenilenebilir enerji sertifikaları (I-REC vb.) ve benzeri piyasa araçları aracılığıyla temin edilen elektrik tüketiminin emisyon etkileri raporlamaya dahil edilmektedir.
Şirketlerin Kapsam 1 ve Kapsam 2 sera gazı emisyonlarını raporlarken, kapsam dışında bıraktıkları bir bağlı ortaklık bulunması durumunda bu hususu açıkça belirtmeleri gerekmektedir. TSRS 1.22 uyarınca sürdürülebilirlik açıklamalarının dayandığı finansal tabloların kapsamı esas alındığından, finansal tablolarda konsolide edilen bir bağlı ortaklığın emisyonlarının hariç tutulması raporlama sınırlarında tutarsızlık yaratabilir. Bu nedenle, söz konusu hariç tutma işlemi ve gerekçeleri (örneğin önemlilik değerlendirmesi veya TSRS 1.37 kapsamında aşırı maliyet ve çaba kısıtı) açık bir şekilde açıklanmalıdır. Bu tür açıklamalar, rapor kullanıcılarının Kapsam 1 ve Kapsam 2 emisyon verilerini doğru yorumlayabilmesi açısından kritik önem taşımaktadır.
Ayrıca, şirketlerin geçmişte farklı uluslararası çerçeveler (örneğin ESRS, GRI, TCFD vb.) kapsamında veya gönüllü olarak hazırladıkları sürdürülebilirlik raporlamalarına ilişkin deneyimleri, mevcut raporların kalitesinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu deneyime sahip şirketlerin, risk ve fırsatların finansal etkilerini senaryo analizleri ve nicel tahminlerle destekleme konusunda daha ileri seviyede olduğu; buna karşılık daha sınırlı deneyime sahip şirketlerde açıklamaların daha çok nitel ifadelerle sınırlı kaldığı görülmektedir.
TSRS uygulamasının ilk iki yılı, şirketlerin sürdürülebilirlik raporlamasına ilişkin yönetişim yapılarını oluşturma, risk yönetimi süreçlerini tanımlama ve temel açıklama yükümlülüklerini yerine getirme konusunda önemli ilerlemeler kaydettiğini göstermektedir. Bununla birlikte, sürdürülebilirlikle ilgili risk ve fırsatların finansal etkilerinin ölçülmesi, senaryo analizleriyle desteklenmesi ve finansal planlama süreçlerine entegre edilmesi konularında gelişim alanlarının devam ettiği görülmektedir. Önümüzdeki dönemde sürdürülebilirlik raporlamasının olgunlaşmasıyla birlikte, açıklamaların yalnızca nitel değerlendirmelerden ibaret kalmayıp daha ölçülebilir, karşılaştırılabilir ve karar almaya elverişli hale gelmesi beklenmektedir. İlerleyen dönemlerde yalnızca iklimle sınırlı kalmayıp diğer sürdürülebilirlik başlıklarının da raporlarda ele alınacağı öngörülmektedir. Ayrıca Kapsam 3 emisyonlarının raporlamaya dahil edilmesiyle birlikte şirketlerin değer zinciri kaynaklı emisyonların etkilerinin daha görünür hale gelmesi sağlanacaktır. Tüm bu gelişmeler, TSRS Uyumlu Sürdürülebilirlik Raporlarının kapsamının genişlemesine, derinliğinin artmasına ve zaman içinde daha entegre bir raporlama yapısına evrilmesine katkı sağlayacaktır.
Bu çerçevede, TSRS uyumlu sürdürülebilirlik raporlarının önümüzdeki yıllarda yalnızca bir uyum yükümlülüğü olarak değil, şirketlerin uzun vadeli değer yaratma kapasitelerini, dayanıklılıklarını ve stratejik önceliklerini ortaya koyan önemli bir kurumsal iletişim ve karar destek aracı haline gelmesi beklenmektedir.